Ayet:
66- TAHRÎM SÛRESİ
66- TAHRÎM SÛRESİ
(Medine’de inmiştir. 12 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ayet: 1 - 5 #
{يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ أَزْوَاجِكَ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (1) قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ وَاللَّهُ مَوْلَاكُمْ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (2) وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلَى بَعْضِ أَزْوَاجِهِ حَدِيثًا فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا قَالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ (3) إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ (4) عَسَى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَارًا (5)}.
1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o: “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da: “Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir.
#
{1} هذا عتابٌ من الله لنبيِّه محمدٍ - صلى الله عليه وسلم - حين حرَّم على نفسه سُرِّيَّته مارية أو شُرْبَ العسل مراعاةً لخاطر بعض زوجاته في قصَّةٍ معروفة ، فأنزل الله [تعالى] هذه الآيات. {يا أيُّها النبيُّ}؛ أي: يا أيُّها الذي أنعم الله عليه بالنبوَّة والرسالة والوحي ، {لم تحرِّمُ ما أحلَّ الله لك}: من الطيِّبات التي أنعم الله بها عليك وعلى أمَّتك، {تبتغي}: بذلك التحريم {مرضاةَ أزواجِك واللهُ غفورٌ رحيمٌ}: هذا تصريحٌ بأنَّ الله قد غفر لرسوله ورفع عنه اللومَ ورحِمَه.
1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi: “Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
#
{2} وصار ذلك التحريمُ الصادرُ منه سبباً لشرع حكم عامٍّ لجميع الأمَّة، فقال تعالى: {قد فَرَضَ الله لكم تَحِلَّةَ أيمانِكم}: وهذا عامٌّ في جميع أيمان المؤمنين ؛ أي: قد شرع لكم وقدَّر ما به تَنْحَلُّ أيمانُكم قبل الحِنْثِ وما به تتكفَّر بعد الحنث، وذلك كما في قوله تعالى: {يا أيُّها الذين آمنوا لا تُحَرِّمُوا طيباتِ ما أحلَّ الله لكم ولا تَعْتَدَوا إنَّ الله لا يحبُّ المعتدين ... } إلى أن قال: {فكفَّارتُه إطعامُ عَشَرَةِ مساكين من أوسطِ ما تُطْعِمونَ أهليكم أو كِسْوَتُهم أو تحريرُ رقبةٍ فمن لم يَجِدْ فصيامُ ثلاثةِ أيَّام ذلك كفَّارةُ أيمانِكم إذا حَلَفْتُم}: فكلُّ مَنْ حرَّم حلالاً عليه من طعام أو شرابٍ أو سُرِّيَّة أو حلف يميناً بالله على فعلٍ أو ترك ثم حنثَ وأراد الحِنْثَ؛ فعليه هذه الكفارة المذكورة. وقوله: {واللهُ مولاكم}؛ أي: متولِّي أموركم ومربِّيكم أحسن تربيةٍ في أمر دينكم ودُنياكم وما به يندفعُ عنكم الشرُّ؛ فلذلك فرض لكم تَحِلَّةَ أيمانِكم لتبرأ ذِمَمُكم. {وهو العليم الحكيم}: الذي أحاط علمُه بظواهِرِكم وبواطِنِكم، وهو الحكيم في جميع ما خلقه وحكم به؛ فلذلك شرع لكم من الأحكام ما يعلم أنَّه موافقٌ لمصالحكم ومناسبٌ لأحوالكم.
2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.” (el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur.
#
{3} وقوله: {وإذْ أسرَّ النبيُّ إلى بعضِ أزواجِهِ حديثاً}: قال كثيرٌ من المفسرين: هي حفصة أم المؤمنين رضي الله عنها، أسرَّ لها النبيُّ - صلى الله عليه وسلم - حديثاً، وأمر أن لا تُخْبِرَ به أحداً، فحدَّثت به عائشة رضي الله عنها، وأخبره الله بذلك الخبر الذي أذاعتْه، فَعرَّفها - صلى الله عليه وسلم - ببعض ما قالتْ وأعرضَ عن بعضِهِ كرماً منه - صلى الله عليه وسلم - وحِلْماً، فقالت له: {مَنْ أنبأكَ هذا}: الخبر الذي لم يَخْرُجْ منَّا، {قال نَبَّأَنِيَ العليمُ الخبيرُ}: الذي لا تخفى عليه خافية، يعلم السرَّ وأخفى.
3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona: “Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.”
#
{4} وقوله: {إن تَتوبا إلى الله فَقَدْ صَغَتْ قلوبُكما}: الخطاب للزوجتين الكريمتين حفصة وعائشة رضي الله عنهما حين كانتا سبباً لتحريم النبيِّ - صلى الله عليه وسلم - على نفسه ما يحبُّه، فعرض الله عليهما التوبة، وعاتبهما على ذلك، وأخبرهما أنَّ قلوبكما قد صَغَتْ؛ أي: مالت وانحرفت عمَّا ينبغي لهنَّ من الورع والأدب مع الرسول - صلى الله عليه وسلم - واحترامه، وأن لا يَشْقُقْنَ عليه، {وإن تَظاهرا عليه}؛ أي: تعاونا على ما يشقُّ عليه ويستمرُّ هذا الأمر منكنَّ، {فإنَّ الله هو مولاهُ وجبريلُ وصالحُ المؤمنين والملائكةُ بعد ذلك ظهيرٌ}؛ أي: الجميع أعوانٌ للرسول مظاهرون. ومَنْ كان هؤلاء أنصاره ؛ فهو المنصور، وغيره إن يناوئه؛ فهو مخذولٌ ، وفي هذا أكبر فضيلة وشرفٍ لسيِّد المرسلين؛ حيث جعل الباري نفسه الكريمة وخواصَّ خلقه أعواناً لهذا الرسول الكريم. وفيه من التَّحذير للزوجتين الكريمتين ما لا يخفى.
4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ) Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar.
#
{5} ثم خوَّفهما أيضاً بحالةٍ تشقُّ على النساء غاية المشقَّة، وهو الطلاق، الذي هو أكبر شيءٍ عليهنَّ، فقال: {عسى ربُّه إن طَلَّقَكُنَّ أن يُبْدِلَه أزواجاً خيراً منكنَّ}؛ أي: فلا ترفعْنَ عليه؛ فإنَّه لو طلَّقكنَّ لا يضيق عليه الأمر، ولم يكن مضطراً إليكنَّ؛ فإنَّه سيجد ويبدله الله أزواجاً خيراً منكنَّ ديناً وجمالاً، وهذا من باب التعليق الذي لم يوجد ولا يلزمُ وجودُه؛ فإنَّه ما طلقهنَّ، ولو طلَّقهنَّ؛ لكان ما ذكره الله من هذه الأزواج الفاضلات، الجامعات بين الإسلام وهو القيام بالشرائع الظاهرة، والإيمان وهو القيام بالشرائع الباطنة من العقائد وأعمال القلوب، والقنوت وهو دوام الطاعة واستمرارها. {تائباتٍ}: عمَّا يكرهه الله، فوصفهنَّ بالقيام بما يحبُّه الله والتوبة عما يكرهه الله. {ثيباتٍ وأبكاراً} ؛ أي: بعضهنَّ ثَيِّبٌ وبعضهنَّ أبكارٌ؛ ليتنوَّع - صلى الله عليه وسلم - فيما يحبُّ. فلمَّا سمعن رضي الله عنهنَّ هذا التخويف والتأديب؛ بادرنَ إلى رضا رسول الله - صلى الله عليه وسلم -، فكان هذا الوصف منطبقاً عليهنَّ، فصرن أفضل نساء المؤمنين. [وفي هذا دليلٌ على أنّ اللهَ تعالى لا يختار لرسوله إلاَّ أكملَ الأحوال وأعلى الأمورِ، فلمّا اختار اللهُ لرسوله بقاء نسائه المذكورات معه دلَّ على أنهنَّ خيرُ النساء وأكملهن].
5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır: “Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.
Ayet: 6 #
{يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ (6)}.
6- Ey iman edenler! Hem kendinizi hem de ailelerinizi, yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O (ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.
#
{6} أي: يا مَن منَّ الله عليهم بالإيمان! قوموا بلوازمه وشروطه، فَـ {قُوا أنفسكم وأهليكم ناراً} موصوفةً بهذه الأوصاف الفظيعة، ووقاية الأنفس بإلزامها أمر الله امتثالاً ونهيه اجتناباً والتوبة عمَّا يُسْخِطُ الله ويوجب العذاب، ووقاية الأهل والأولاد بتأديبهم وتعليمهم وإجبارهم على أمر الله؛ فلا يسلم العبد إلاَّ إذا قام بما أمر الله به في نفسه وفيمن تحت ولايته من الزوجات والأولاد وغيرهم ممَّن هم تحت ولايته وتصرُّفه، ووصف الله النار بهذه الأوصاف؛ ليزجر عباده عن التَّهاون بأمره، فقال: {وَقودها الناسُ والحجارةُ}؛ كما قال تعالى: {إنَّكم وما تعبُدونَ مِن دونِ اللهِ حَصَبُ جهنَّم أنتم لها وارِدونَ}، {عليها ملائكةٌ غلاظٌ شدادٌ}؛ أي: غليظةٌ أخلاقُهم، شديدٌ انتهارُهم يفزعون بأصواتهم ويزعجون بمرآهم ويهينون أصحابَ النار بقوَّتهم، وينفِّذون فيهم أمرَ الله الذي حتم عليهم بالعذاب ، وأوجب عليهم شدَّة العقاب، {لا يعصونَ اللهَ ما أمَرَهم ويفعلون ما يُؤمرونَ}: وهذا فيه أيضاً مدحٌ للملائكة الكرام، وانقيادهم لأمر الله، وطاعتهم له في كلِّ ما أمرهم به.
6. Yani ey Allah’ın kendilerine imanı lütfettiği kimseler! İmanın gereklerini ve şartlarını yerine getirin. “Hem kendinizi hem de ailelerinizi, yakacağı insanlar ve taşlar olan” böyle korkunç niteliklere sahip “ateşten koruyun.” Kişinin kendini koruması, nefsini Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasaklarından kaçınmaya mecbur etmesi, Allah’ı gazaplandıran ve azabı gerektiren şeylerden de tevbe etmesiyle olur. Aileyi ve çocukları korumak ise onları edeplendirmek, eğitip öğretmek, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye teşvik etmekle olur. Kul, hem kendisi hakkında hem de idaresi ve tasarrufu altında bulunanlara Allah’ın emirlerini uygulamadıkça kurtulamaz. Yüce Allah’ın ateşi bu vasıflarla nitelendirmesi, kullarının emirlerine karşı gevşeklik göstermekten kaçınması içindir. O bakımdan Yüce Allah’ın: “yakacağı insanlar ve taşlar olan...” buyruğu şu buyruğa benzemektedir: “Gerçekten siz de Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.” (el-Enbiyâ, 21/98) “O (ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır.” Bunların huyları serttir. Azarları çetindir. Sesleri korkutucu, görünüşleri de dehşet vericidir. Güç ve kuvvetleri ile cehennemlikleri hakir ve zelil ederler. Onlara Allah’ın emirlerini uygularlar ki Allah da cehennemliklere azabı kaçınılmaz kılmış ve bu çetin cezayı belirlemiştir. "Onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.” Bu da o şerefli meleklere bir övgüdür ve onların, bütün emirlerinde Allah’a itaat ettiklerini ve O’na boyun eğdiklerini göstermektedir.
Ayet: 7 #
{يَاأَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (7)}.
7- Ey küfre sapanlar! Bugün (boşuna) özür dilemeyin. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.
#
{7} أي: يوبَّخ أهل النار يوم القيامة بهذا التوبيخ، فيقال لهم: {يا أيُّها الذين كفروا لا تعتذروا اليوم}؛ أي: فإنَّه ذهب وقت الاعتذار وزال نفعه، فلم يبقَ الآنَ إلاَّ الجزاء على الأعمال، وأنتم لم تقدِّموا إلاَّ الكفر بالله والتكذيب بآياته ومحاربة رسله وأوليائِهِ.
7. Yüce Allah Kıyamet gününde kâfirleri böylece azarlayacaktır. Onlara şöyle diyecektir: “Ey küfre sapanlar! Bugün (boşuna) özür dilemeyin.” Çünkü özür dileme vakti geçmiş bulunuyor. Bunun faydası da yok. Şimdi geriye amellerin karşılığının verilmesinden başka bir şey kalmamıştır. Sizler ise dünyada iken Allah’ı inkâr edip küfre sapmaktan, O’nun âyetlerini yalanlamaktan, peygamberlerine ve dostlarına karşı savaş açmaktan başka bir şey yapmadınız. karşılığı
Ayet: 8 #
{يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (8)}.
8- Ey iman edenler! Nasûh/samimi bir tevbe ile Allah'a tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber iman edenleri mahçub etmeyecektir. Onların nurları önlerinden ve sağlarından gidecektir. Onlar da şöyle diyecektir: “Rabbimiz! Bizim için nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! Çünkü Sen her şeye kadirsin!”
#
{8} قد أمر الله بالتوبة النَّصوح في هذه الآية، ووعد عليها بتكفير السيئات ودخول الجنات والفوز والفلاح، حين يسعى المؤمنون يوم القيامةِ بنور إيمانهم، ويمشون بضيائِهِ، ويتمتَّعون بروحِهِ وراحته، ويشفِقون إذا طُفِئَتِ الأنوار التي تُعطى المنافقين، ويسألون الله أن يُتِمَّ لهم نورَهم، فيستجيب الله دعوتَهم، ويوصلهم بما معهم من النور واليقين إلى جناتِ النعيم وجوار الربِّ الكريم، وكلُّ هذا من آثار التوبة النَّصوح، والمراد بها التَّوبة العامَّة الشاملة لجميع الذُّنوب ، التي عقدها العبدُ لله، لا يريد بها إلاَّ وجه الله والقرب منه، ويستمرُّ عليها في جميع أحواله.
8. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede “nasûh tevbe”yi emretmekte ve bundan dolayı kötülükleri örtme, cennete girme ve kurtuluşa erme vaadinde bulunmaktadır. Kıyamet gününde mü’minler imanların nurunun aydınlığında yürüyecekler, onun verdiği rahat ve huzurdan istifade edeceklerdir. Münâfıklara verilen nurların söndürüldüğünü gördükleri vakit korkacaklar ve Yüce Allah’tan nurlarını tamamlamasını dileyeceklerdir. Allah da onların dualarını kabul edecek, beraberlerindeki nur ve yakîn ile birlikte onları nimet dolu cennetlere, pek kerîm olan Rabbin komşuluğuna ulaştıracaktır. Bütün bunlar ise “nasûh tevbe”nin sonuçlarındandır. Nasûh tevbe ise Allah için, Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmeyerek, O’na yakınlaşmak maksadı ile ve bütün günahları kapsayacak şekilde yapılan kapsamlı bir tevbe olup bütün hallerde de bu tevbeyi sürdürmek demektir.
Ayet: 9 #
{يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (9)}.
9- Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et ve onlara karşı sert ol! Onların yeri cehennemdir! O, ne kötü bir dönüş yeridir!
#
{9} يأمر اللهُ تعالى نبيَّه - صلى الله عليه وسلم - بجهاد الكفار والمنافقين والإغلاظ عليهم في ذلك، وهذا شاملٌ لجهادهم بإقامة الحجَّة عليهم ودعوتهم بالموعظة الحسنة وإبطال ما هم عليه من أنواع الضلال، وجهادهم بالسلاح والقتال لمن أبى أن يُجيبَ دعوةَ اللهِ وينقادَ لحكمه؛ فإنَّ هذا يجاهدُ ويغلظُ له، وأما المرتبة الأولى؛ فتكون بالتي هي أحسنُ؛ فالكفَّار والمنافقون لهم عذابٌ في الدُّنيا بتسليط الله لرسوله وحزبِهِ عليهم وعلى جهادهم، وعذاب النار في الآخرة {وبئس المصير}: الذي يصير إليها كل شقيٍّ خاسر.
9. Yüce Allah, Peygamberine kâfir ve münâfıklara karşı cihad etmeyi ve bu hususta onlara karşı sert davranmayı emretmektedir. Bu cihad, hem onlara karşı delil ortaya koymayı, hem onları güzel öğütlerle davet edip izlemekte oldukları türlü sapıklıkları çürütmeyi, hem de Allah’ın çağrısını kabul etmeyen ve hükmüne boyun eğmeyen kimselere karşı silahla savaşmayı kapsamaktadır. İşte davetten yüz çevirenlere karşı bu şekilde cihad edilir ve onlara sert davranılır. Birinci (davet) aşamasında ise en güzel yol hangisi ise o şekilde davranılır. Kâfir ve münâfıklar için dünyada bir azap vardır. Bu da Allah’ın, Rasûlünü ve taraftarlarını onlara musallat etmesi ve onların da onlarla cihad etmeleridiri. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır. Bu ise her bedbaht ve hüsrana uğramış kimsenin varacağı çok kötü bir âkıbettir.
Ayet: 10 - 12 #
{ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا وَقِيلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ (10) وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَتَ فِرْعَوْنَ إِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (11) وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ (12)}
10- Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bunların ikisi de kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idiler. İkisi de kocalarına (din davalarında) hainlik ettiler de kocalarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydaları olmadı. İkisine de: “Ateşe girenlerle beraber siz de girin!” dendi. 11- Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir: Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti. 12- Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i (müminlere misal verir). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti ve itaatkarlardandı.
Bunlar Yüce Allah’ın mü’minlere ve kâfirlere verdiği iki örnektir. Böylelikle Yüce Allah, onlara kâfirin mü’min ile ilişkisinin ve ona yakın olmasının, ona hiçbir fayda sağlayamayacağını, mü’minin kâfirle ilişkisinin de -görevlerini yerine getirmesi şartı ile- kendisine herhangi bir zararının olmayacağını açıklamaktadır. Sanki bu buyruklarda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımları isyana yönelmekten sakındırılmakta, onların Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile olan ilişki ve yakınlıklarının -kötülük işlemeleri halinde- kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağına işaret edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
#
{10} {ضَرَبَ الله مثلا للذين كَفَروا امرأة نوحٍ وامرأة لوطٍ كانتا}؛ أي: المرأتان {تحت عبدينِ من عبادِنا صالِحَيْنِ}: وهما نوحٌ ولوطٌ عليهما السلام، {فخانَتاهما}: في الدين؛ بأن كانتا على غير دين زوجيهما، وهذا المراد بالخيانة، لا خيانة النَّسب والفراش؛ فإنَّه ما بغت امرأةُ نبيِّ قطُّ، وما كان الله ليجعلَ امرأةَ أحدٍ من أنبيائه بَغِيًّا، {فلم يُغْنيا}؛ أي: نوحٌ ولوطٌ {عنهما}؛ أي: عن امرأتيها، {من اللهِ شيئاً وقيل} لهما {ادْخُلا النارَ مع الدَّاخِلين}.
10. “Allah, kâfirlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir. Bunların” bu kadınların “ikisi de kullarımızdan iki kulun” Nûh ve Lût’un -ikisine de selam olsun- nikâhı altında idiler. “İkisi de kocalarına” kocalarının dini üzere olmamakla din davalarında “hainlik ettiler.” Yoksa onların nesep ve namus noktasında bir hainlikleri kastedilmiş değildir. Çünkü hiçbir peygamberin hanımı, hayasızlık işlemiş değildir ve Allah hiçbir peygambere hayasızlık yapan bir eş vermemiştir. “Kocalarının” yani Nûh ve Lût’un “Allah’a karşı kendilerine” hanımlarına “hiçbir faydaları olmadı. İkisine de: Ateşe girenlerle beraber siz de girin, dendi.”
#
{11} {وضرب الله مثلاً للذين آمنوا امرأةَ فرعونَ}: وهي آسيةُ بنتُ مزاحم رضي الله عنها، {إذ قالتْ ربِّ ابنِ لي عندك بيتاً في الجنَّة ونَجِّني من فرعونَ وعملِهِ ونجِّني من القوم الظَّالمين}: فوصفها الله بالإيمان والتضرُّع لربِّها وسؤالها أجلَّ المطالب، وهو دخول الجنَّة ومجاورة الربِّ الكريم، وسؤالها أن ينجِّيَها [اللَّهُ] من فتنة فرعون وأعماله الخبيثة ومن فتنة كلِّ ظالم، فاستجاب الله لها، فعاشتْ في إيمانٍ كامل وثباتٍ تامٍّ ونجاةٍ من الفتن، ولهذا قال النبيُّ - صلى الله عليه وسلم -: «كَمُلَ من الرجال كثيرٌ، ولم يَكْمُلْ من النساء إلاَّ مريمُ بنتُ عمرانَ، وآسيةُ بنتُ مزاحم، وخديجةُ بنتُ خويلدٍ. وفضلُ عائشةَ على النساء كفضل الثريدِ على سائر الطعام ».
11. “Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal verir.” Adı, Muzâhim kızı Âsiye radıyallahu anha idi. “Hani o: “Rabbim! Benim için katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar. Beni bu zalim toplumdan kurtar” demişti.” Yüce Allah, bu buyrukları ile onu iman sahibi olmak, Rabbine yalvarıp yakarmak, en değerli şeyi Rabbinden dilemiş olmakla nitelendirmektedir ki bu da cennete girmek, şanı yüce kerim olan Rabbe komşu olmaktır. Ayrıca o, Rabbinden kendisini Firavun’un fitnesinden, kötü amellerinden ve her bir zalimin fitnesinden korumasını da dilemişti. Yüce Allah da onun duasını kabul buyurarak kâmil bir iman ve tam bir sebat içerisinde, fitnelerden de kurtulmuş olarak yaşamasını takdir buyurdu. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Erkeklerden pek çok kişi kemâle ermiştir. Kadınlardan ise yalnız İmran kızı Meryem, Muzâhim kızı Âsiye ve Huveylid kızı Hatice kemâle ermiştir. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.”
#
{12} وقوله: {ومريمَ ابنة عمرانَ التي أحصنتْ فَرْجَها}؛ أي: حفظته وصانته عن الفاحشة؛ لكمال ديانتها وعفَّتها ونزاهتها، {فنَفَخْنا فيه من رُوحنا}: بأن نَفَخَ جبريل عليه السلام في جيب دِرْعها، فوصلت نفخته إلى مريم، فجاء منها عيسى عليه السلام الرسول الكريم والسيد العظيم، {وصَدَّقَتْ بكلماتِ ربِّها وكتبِهِ}: وهذا وصفٌ لها بالعلم والمعرفة؛ فإنَّ التصديق بكلمات الله يشمل كلماتِهِ الدينيَّة والقدريَّة، والتصديق بكتبه يقتضي معرفة ما به يحصلُ التَّصديق، ولا يكون ذلك إلاَّ بالعلم والعمل، ولهذا قال: {وكانت من القانتينَ}؛ أي: المداومين على طاعة الله بخشيةٍ وخشوعٍ. وهذا وصفٌ لها بكمال العمل؛ فإنَّها رضي الله عنها صدِّيقةٌ. والصدِّيقيَّة هي كمال العلم والعمل.
12. “Bir de iffetini koruyan İmrân kızı Meryem’i” misal verir. O, dininin kemâli, iffet ve nezahetinin üstünlüğü sebebi ile namusunu her türlü hayasızlıktan tam anlamı ile korumuştu. "Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.” Cibril aleyhisselam gömleğinin yakasından üflemiş ve onun bu üflemesi, Meryem radıyallahu anha’ya ulaşmıştı. Ondan da pek kerim bir rasûl, pek büyük bir önder olan İsa aleyhisselam doğmuştu. "O, Rabbinin kelimelerini de Kitaplarını da tasdik etmişti.” Bu, onun ilim ve marifet ile vasıflandırıldığını göstermektedir. Çünkü Allah’ın kelimelerini tasdik etmek, O’nun hem dinî buyruklarını, hem de kaderî hükümlerini tasdik etmeyi kapsar. Kitaplarını tasdik etmek ise tasdikin kendisi ile gerçekleşeceği hususları bilmeyi de kapsar. Bu da ancak ilim ve amel ile olur. Bundan dolayı Yüce Allah: “itaatkarlardandı” buyurmaktadır. Yani gönülden, korku ve saygı ile boyun eğmek sureti ile Allah’a devamlı itaat edenlerdendi. Bu da onun kemâl derecesinde amel vasfına sahip olduğunu göstermektedir. O -Allah ondan razı olsun- bir sıddîka idi. Sıddîklık ise ilim ve amelin kemâl derecesinde olması demektir.
Tahrîm Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***