Ayet:
52- TÛR SÛRESİ
52- TÛR SÛRESİ
(Mekke’de inmiştir. 49 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ayet: 1 - 16 #
{وَالطُّورِ (1) وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ (2) فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (3) وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (4) وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (5) وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (6) إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ (7) مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ (8) يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا (9) وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا (10) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (11) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (12) يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (13) هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (14) أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (15) اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (16)}.
1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:) “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.”
#
{1} يقسم تعالى بهذه الأمور العظيمة المشتملة على الحِكَم الجليلة على البعث والجزاء للمتَّقين وللمكذِّبين ، فأقسم بالطور، وهو الجبلُ الذي كلَّم الله عليه موسى بن عمران عليه الصلاة السلام، وأوحى إليه ما أوحى من الأحكام، وفي ذلك من المنَّة عليه وعلى أمَّته ما هو من آيات الله العظيمة ونعمه التي لا يَقْدِرُ العباد لها على عدٍّ ولا ثمن.
1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir.
#
{2} {وكتابٍ مسطورٍ}: يُحتمل أنَّ المراد به اللوحُ المحفوظ، الذي كتب الله به كلَّ شيءٍ، ويُحتمل أنَّ المراد به القرآن الكريم، الذي هو أفضل الكتب ، أنزله الله محتوياً على نبأ الأوَّلين والآخرين وعلوم السَّابقين واللاحقين.
2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir.
#
{4} {والبيت المعمورِ}: وهو البيتُ الذي فوق السماء السابعة، المعمور مدى الأوقات بالملائكة الكرام، [الذي] يدخُله كلُّ يوم سبعون ألف مَلَك، يتعبَّدون فيه لربِّهم، ثمَّ لا يعودون إليه إلى يوم القيامةِ، وقيل: إنَّ البيت المعمور هو بيت الله الحرام المعمور بالطائفين والمصلِّين والذَّاكرين كلَّ وقت وبالوفود إليه بالحجِّ والعمرة؛ كما أقسم الله به في قوله: {وهذا البلدِ الأمين}، وحقيقٌ ببيت هو أفضل بيوت الأرض، الذي يَقْصِدُه الناس بالحجِّ والعمرة، أحد أركان الإسلام ومبانيه العظام، التي لا يتمُّ إلاَّ بها، وهو الذي بناه إبراهيمُ وإسماعيلُ، وجعله الله مثابةً للناس وأمناً؛ أنْ يُقْسِمَ الله به، ويبيِّن من عظمته ما هو اللائقُ به وبحرمته.
4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah: “Ve şu emin beldeye ki...” (et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır.
#
{5} {والسقفِ المرفوع}؛ أي: السماء التي جعلها الله سقفاً للمخلوقات وبناءً للأرض تستمدُّ منها أنوارها، ويُقتدى بعلاماتها ومنارها، ويُنْزِلُ اللهُ منها المطر والرحمة وأنواع الرزق.
5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya;
#
{6} {والبحر المَسْجورِ}: أي: المملوء ماءً، قد سجره الله ومنعه من أن يَفيضَ على وجه الأرض، مع أنَّ مقتضى الطبيعة أن يغمرَ وجه الأرض، ولكنَّ حكمته اقتضت أن يمنعه عن الجريان والفيضان؛ ليعيش مَنْ على وجه الأرض من أنواع الحيوان. وقيل: إنَّ المراد بالمسجور: الموقَد، الذي يوقَدُ ناراً يوم القيامةِ، فيصير ناراً تَلَظَّى، ممتلئاً على سعته من أصناف العذاب.
6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir.
#
{7} هذه الأشياء التي أقسم الله بها ممَّا يدلُّ على أنَّها من آيات الله وأدلَّة توحيده وبراهين قدرته وبعثه الأموات، ولهذا قال: {إنَّ عذابَ ربِّك لواقعٌ}؛ أي: لابدَّ أن يقع، ولا يخلفُ اللهُ وعده وقيله.
7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz.
#
{8} {ما له من دافع}: يدفعُه، ولا مانع يمنعُه، لأنَّ قدرة الله لا يغالبها مغالبٌ ولا يفوتها هاربٌ.
8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
#
{9} ثم ذكر وصفَ ذلك اليوم الذي يقع فيه العذابُ، فقال: {يوم تمورُ السَّماء مَوْراً}؛ أي: تدور السماء وتضطرب وتدوم حركتها بانزعاج وعدم سكونٍ.
9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder.
#
{10} {وتسير الجبالُ سيراً}؛ أي: تزولُ عن أماكنها، وتسير كسير السحاب، وتتلوَّن كالعهن المنفوش، وتبثُّ بعد ذلك حتى تصير مثل الهباء، وذلك كلُّه لعظم هول يوم القيامةِ؛ [وفظاعة ما فيه من الأمور المزعجة والزلازل المقلقة التي أزعجت هذه الأجرام العظيمة] فكيف بالآدميِّ الضعيف؟!
10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır?
#
{11} {فويلٌ يومئذٍ للمكذِّبين}: والويل كلمةٌ جامعةٌ لكلِّ عقوبةٍ وحزنٍ وعذابٍ وخوفٍ.
11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
#
{12} ثم ذَكَرَ وصفَ المكذِّبين، الذين استحقُّوا به الويل، فقال: {الذين هم في خَوْضٍ يلعبون}؛ أي: خوض بالباطل ولعب به؛ فعلومُهم وبحوثهم بالعلوم الضارَّة المتضمِّنة للتكذيب بالحقِّ والتصديق بالباطل، وأعمالُهم أعمال أهل الجهل والسَّفَه واللعب؛ بخلاف ما عليه أهل التصديق والإيمان من العلوم النافعة والأعمال الصالحة.
12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler.
#
{13 ـ 14} {يومَ يُدَعُّونَ إلى نار جهنَّم دعاً}؛ أي: [يوم] يُدفعون إليها دفعاً، ويساقون إليها سوقاً عنيفاً، ويجرون على وجوههم، ويُقال لهم توبيخاً ولوماً: {هذه النارُ التي كنتمُ بها تكذِّبون}: فاليوم ذوقوا عذابَ الخُلد الذي لا يُبْلَغُ قدرهُ ولا يوصَفُ أمره.
13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara.
#
{15} {أفسحرٌ هذا أم أنتم لا تُبصرونَ}: يُحتمل أنَّ الإشارة إلى النار والعذاب؛ كما تدلُّ عليه سياق الآيات ؛ أي: لما رأوا النار والعذاب؛ قيل لهم من باب التقريع: أهذا سحرٌ لا حقيقة له؛ فقد رأيتموه؟! أم أنتم في الدُّنيا لا تبصرون؛ أي: لا بصيرة لكم ولا علم عندَكم، بل كنتُم جاهلين بهذا الأمر، لم تقمْ عليكم الحجَّة؟! والجواب انتفاء الأمرين: أمَّا كونُه سحراً؛ فقد ظهر لهم أنَّه أحقُّ الحقِّ وأصدق الصدق المنافي للسحر من جميع الوجوه. وأمَّا كونُهم لا يبصرون؛ فإنَّ الأمر بخلاف ذلك، بل حجَّة الله قد قامت عليهم، ودعتهُمُ الرُّسل إلى الإيمان بذلك، وأقامت من الأدلَّة والبراهين على ذلك ما يجعله من أعظم الأمور المبرهَنَة الواضحة الجليَّة. ويُحتمل أنَّ الإشارة بقولِهِ: {أفسحرٌ هذا أم أنتُم لا تبصرونَ}: إلى ما جاء به محمدٌ - صلى الله عليه وسلم - من الحقِّ المبين والصراط المستقيم؛ أي: أفيتصوَّر مَن له عقلٌ أن يقولَ عنه: إنَّه سحرٌ، وهو أعظم الحقِّ وأجلُّه، ولكن لعدم بصيرتهم قالوا فيه ما قالوا.
15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın: “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir.
#
{16} {اصْلَوْها}؛ أي: ادخلوا النار على وجهٍ تحيطُ بكم وتشملُ أبدانكم وتطَّلع على أفئدتكم، {فاصْبِروا أو لا تصبروا سواءٌ عليكم}؛ أي: لا يفيدكم الصبر على النار شيئاً، ولا يتأسَّى بعضُكم ببعض، ولا يخفَّف عنكم العذاب، وليست من الأمور التي إذا صبر العبدُ عليها هانت مشقَّتها وزالت شدَّتها، وإنَّما فُعِلَ بهم ذلك بسبب أعمالهم الخبيثة وكسبهم، ولهذا قال: {إنَّما تُجْزَوْن ما كنتم تعملونَ}.
16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah: “Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.
Ayet: 17 - 20 #
{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ (17) فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (18) كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (19) مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (20)}.
17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” (denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz.
#
{17} لمَّا ذكر تعالى عقوبة المكذِّبين؛ ذكر نعيم المتَّقين؛ ليجمع بين الترغيب والترهيب، فتكون القلوبُ بين الخوف والرجاء، فقال: {إنَّ المتَّقين}: لربِّهم، الذين اتَّقوا سخطه وعذابه بفعل أسبابه من امتثال الأوامر واجتناب النواهي، {في جنَّاتٍ}؛ أي: بساتين، قد اكتست رياضها من الأشجار الملتفَّة والأنهار المتدفِّقة والقصور المُحْدِقة والمنازل المُزَخْرَفة، {ونعِيمٍ}: وهذا شاملٌ لنعيم القلب والروح والبدن.
17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.”
#
{18} {فاكهين بما آتاهم ربُّهم}؛ أي: معجبين به، متمتِّعين على وجه الفرح والسرور بما أعطاهم الله من النعيم الذي لا يمكن وصفُه، و {لا تعلمُ نفسٌ ما أُخْفِيَ لهم من قرَّةِ أعينٍ}، {ووقاهم ربُّهم عذابَ الجحيم}: فرزقهم المحبوب، ونجَّاهم من المرهوب، لمَّا فعلوا ما أحبَّه [اللَّهُ] وجانبوا ما يسخطه.
18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur.
#
{19} {كلوا واشربوا}؛ أي: مما تشتهيه أنفسكم من أصناف المآكل والمشارب اللذيذة {هنيئاً}؛ أي: متهنِّئين بذلك على وجه البهجة والفرح والسرور والحبور، {بما كنتُم تعملون}؛ أي: نلتم ما نلتم بسبب أعمالكم الحسنة وأقوالكم المستحسنة.
19. (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için.
#
{20} {متَّكِئينَ على سررٍ مصفوفةٍ}: الاتِّكاء هو الجلوس على وجه التمكُّن والراحة والاستقرار، والسرر هي الأرائك المزيَّنة بأنواع الزينة من اللباس الفاخر والفرش الزاهية. ووصف الله السُّرر بأنها مصفوفةٌ؛ ليدلَّ ذلك على كثرتها وحسن تنظيمها واجتماع أهلها وسرورهم بحسن معاشرتهم وملاطفة بعضهم بعضاً. فلمَّا اجتمع لهم من نعيم القلب والرُّوح والبدن ما لا يخطُرُ بالبال ولا يدور في الخيال من المآكل والمشارب اللذيذة والمجالس الحسنة الأنيقة؛ لم يبق إلاَّ التمتُّع بالنساء اللاتي لا يتمُّ سرورٌ إلاَّ بهنَّ، فذكر تعالى أنَّ لهم من الأزواج أكمل النساء أوصافاً وخلقاً وأخلاقاً، ولهذا قال: {وزوَّجْناهم بحورٍ عينٍ}: وهنَّ النساء اللواتي قد جَمَعْنَ جمال الصورة الظاهرة وبهاءها ومن الأخلاق الفاضلة ما يوجب أن يحيِّرْنَ بحسنهنَّ الناظرين، ويسلبنَ عقول العالمين، وتكاد الأفئدة أن تطير شوقاً إليهن ورغبةً في وصالهنَّ، والعِيْن: حسان الأعين مليحاتها، التي صفا بياضها وسوادها.
20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.
Ayet: 21 - 28 #
{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ (21) وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (22) يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ (23) وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ (24) وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ (25) قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ (26) فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ (27) إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ (28)}.
21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki: “Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”
#
{21} وهذا من تمام نعيم [أهلِ] الجنَّة: أنْ ألحَقَ الله بهم ذُرِّيَّتهم الذين اتَّبعوهم بإيمان؛ أي: لحقوهم بالإيمان الصادر من آبائهم، فصارت الذُّرِّية تبعاً لهم بالإيمان، ومن باب أولى؛ إذا تبعتهم ذُرِّيَّتهم بإيمانهم الصادر من أنفسهم؛ فهولاء المذكورون يُلْحِقُهُمُ اللهُ بمنازل آبائهم في الجنة، وإن لم يبلغوها؛ جزاءً لآبائهم، وزيادةً في ثوابهم، ومع ذلك؛ لا يَنْقُصُ اللهُ الآباء من أعمالهم شيئاً. ولمَّا كان ربَّما توهَّم متوهِّم أن أهل النار كذلك يُلْحِقُ اللهُ بهم ذرِّيَّتهم ؛ أخبر أنه ليس حكم الدارين حكماً واحداً؛ فإنَّ النار دار العدل، ومن عدله تعالى أن لا يعذِّب أحداً إلاَّ بذنبٍ، ولهذا قال: {كلُّ امرئٍ بما كَسَبَ رهينٌ}؛ أي: مرتهنٌ بعمله؛ فلا تزر وازرةٌ وزرَ أخرى، ولا يُحْمَلُ على أحدٍ ذنبُ أحدٍ، فهذا اعتراضٌ من فوائده إزالة هذا الوهم المذكور.
21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
#
{22} وقوله: {وأمددْناهم}؛ أي: أمددنا أهل الجنة من فضلنا الواسع ورزقنا العميم، {بفاكهةٍ}: من العنب والرُّمان والتُّفاح وأصناف الفواكه اللذيذة الزائدة على ما به يتقوَّتون، {ولحمٍ ممَّا يشتهونَ}: من كلِّ ما طلبوه واشتهته أنفسُهم من لحوم الطير وغيرها.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
#
{23} {يتنازَعون فيها كأساً}؛ أي: تدور كاسات الرحيق والخمر عليهم، ويتعاطَونها فيما بينهم، وتطوف عليهم الولدانُ المخلَّدون بأكواب وأباريق. {لا لغوٌ فيها ولا تأثيمٌ}؛ أي: ليس في الجنَّة كلامُ لغوٍ، وهو الذي لا فائدة فيه، ولا تأثيمٍ، وهو الذي فيه إثمٌ ومعصيةٌ. وإذا انتفى الأمران؛ ثبت الأمر الثالث، وهو أن كلامهم فيها سلامٌ طيبٌ طاهرٌ مسرٌّ للنفوس مفرحٌ للقلوب، يتعاشرون أحسن عشرة، ويتنادمون أطيب المنادمة، ولا يسمعون من ربِّهم إلاَّ ما يُقِرُّ أعينَهم ويدلُّ على رضاه عنهم ومحبَّته لهم.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
#
{24} {ويطوف عليهم غلمانٌ لهم}؛ أي: خدمٌ شبابٌ، {كأنَّهم لؤلؤٌ [مكنون] } من حسنهم وبهائهم، يدورون عليهم بالخدمة وقضاء أشغالهم ، وهذا يدلُّ على كثرة نعيمهم وسعته وكمال راحتهم.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
#
{25} {وأقبلَ بعضُهم على بعض يتساءلونَ}: عن أمور الدُّنيا وأحوالها.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
#
{26} {قالوا}: في ذكر بيان الذي أوصَلَهم إلى ما هم فيه من الحبرة والسرور: {إنَّا كنَّا قبلُ}؛ أي: في دار الدُّنيا {في أهلِنا مشفقينَ}؛ أي: خائفين وجِلين، فتركْنَا من خوفه الذُّنوب، وأصلحنا لذلك العيوب.
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
#
{27} {فمنَّ اللهُ علينا}: بالهداية والتوفيق، {ووَقانا عذابَ السَّموم}؛ أي: العذاب الحار الشديد حرُّه.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
#
{28} {إنَّا كنَّا من قبلُ ندعوه}: أن يَقِيَنا عذابَ السَّموم، ويوصِلَنا إلى النعيم، وهذا شاملٌ لدعاء العبادة ودعاء المسألة؛ أي: لم نزل نتقرَّب إليه بأنواع العبادات ، وندعوه في سائر الأوقات. {إنَّه هو البرُّ الرحيم}: فمن برِّه [بنا] ورحمته إيَّانا أنالَنا رضاه والجنة، ووقانا سخطه والنار.
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.
Ayet: 29 - 43 #
{فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ (29) أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (30) قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ (31) أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ (32) أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ (33) فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (34) أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ (35) أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ (36) أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ (37) أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (38) أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ (39) أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (40) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (41) أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ (42) أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (43)}.
29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar: “O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki: “Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa: “O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.
#
{29} يأمر الله تعالى رسوله - صلى الله عليه وسلم - أن يُذَكِّرَ الناس مسلمهم وكافرهم؛ لتقوم حجَّة الله على الظَّالمين، ويهتدي بتذكيره الموفَّقون، وأن لا يبالي بقول المشركين المكذِّبين وأذيَّتهم وأقوالهم التي يَصدُّون بها الناس عن اتِّباعه، مع علمهم أنَّه أبعدُ الناس عنها، ولهذا نفى عنه كلَّ نقص رَمَوْه به، فقال: {فما أنتَ بنعمةِ ربِّكَ}؛ أي: منَّه ولطفه {بكاهنٍ}؛ أي: له رِئْيٌ من الجنِّ يأتيه بخبر بعض الغيوب التي يضمُّ إليها مئة كذبةٍ، {ولا مجنونٍ}: فاقد العقل ، بل أنت أكملُ الناس عقلاً، وأبعدهم عن الشياطين، وأعظمهم صدقاً، وأجلُّهم، وأكملهم.
29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün.
#
{30} وتارةً {يقولون} فيه: إنَّه {شاعرٌ}: يقول الشعر، والذي جاء به شعرٌ، والله يقول: {وما علَّمناه الشعرَ وما ينبغي له}، {نتربَّصُ به ريبَ المَنونِ}؛ أي: ننتظر به الموتَ، فيبطُلُ أمرُه ونستريح منه.
30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.” (Yâsîn, 36/69) “Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz.
#
{31} {قل}: لهم جواباً لهذا الكلام السخيف: {تربَّصوا}؛ أي: انتظروا بي الموت، {فإنِّي معكم من المتربِّصين}: نتربَّص بكم أن يصيبكم الله بعذابٍ من عنده، أو بأيدينا.
31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz.
#
{32} {أم تأمُرُهم أحلامُهم بهذا أم هم قومٌ طاغونَ}؛ أي: أهذا التكذيبُ لك والأقوال التي قالوها؛ هل صدرتْ عن عقولِهم وأحلامِهم؛ فبئس العقولُ والأحلامُ التي هذه نتائجها وهذه ثمراتها ؛ فإنَّ عقولاً جعلتْ أكملَ الخلق عقلاً مجنوناً، وجعلت أصدقَ الصِّدق وأحقَّ الحقِّ كذِباً وباطلاً؛ لهي العقول التي ينزَّه المجانين عنها؟ أم الذي حملهم على ذلك ظلمُهم وطغيانُهم؟ وهو الواقع؛ فالطغيانُ ليس له حدٌّ يقف عليه؛ فلا يُستغرب من الطاغي المتجاوزِ الحدَّ ، كلُّ قول وفعل صَدَرَ منه.
32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz.
#
{33} {أم يقولون تَقَوَّلَه}؛ أي: تقوَّل محمدٌ القرآن وقاله من تلقاء نفسه، {بل لا يؤمنونَ}؛ فلو آمنوا؛ لم يقولوا ما قالوا.
33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi.
#
{34} {فَلْيَأتوا بحديثٍ مثلِهِ إنْ كانوا صادقينَ}: إنَّه تقوَّله؛ فإنَّكم العرب الفصحاء والفحول البلغاء، وقد تحدَّاكم أن تأتوا بمثلِهِ؛ فتصدق معارضتكم، أو تقرُّوا بصدقه، وإنكم لو اجتمعتم أنتم والإنس والجنُّ؛ لم تقدروا على معارضته والإتيان بمثله؛ فحينئذٍ أنتم بين أمرين: إمَّا مؤمنون به مقتدون بهديِهِ، وإمَّا معاندون متَّبعون لما علمتُم من الباطل.
34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz.
#
{35} {أم خُلِقوا من غير شيءٍ أم هُمُ الخالقونَ}: وهذا استدلالٌ عليهم بأمرٍ لا يمكنهم فيه إلاَّ التسليمُ للحقِّ، أو الخروج عن موجب العقل والدين. وبيان ذلك أنهم منكرون لتوحيد الله، مكذِّبون لرسوله، وذلك مستلزمٌ لإنكار أنَّ الله خَلَقَهم، وقد تقرَّر في العقل مع الشرع أنَّ ذلك لا يخلو من أحد ثلاثة أمورٍ: إمَّا أنهم {خُلِقوا من غير شيءٍ}؛ أي: لا خالق خلقهم؛ بل وجدوا من غير إيجادٍ ولا موجدٍ؛ وهذا عينُ المحال. {أم هم الخالقونَ}: لأنفسِهم؛ وهذا أيضاً محالٌ؛ فإنَّه لا يتصوَّر أن يوجِدَ أحدٌ نفسَه. فإذا بطل هذان الأمران وبان استحالتُهما؛ تعيَّن القسم الثالثُ، وهو أنَّ الله هو الذي خلقهم. وإذا تعين ذلك؛ عُلِمَ أنَّ الله تعالى هو المعبودُ وحدَه، الذي لا تنبغي العبادة ولا تَصْلُح إلاَّ له تعالى.
35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır.
#
{36} وقوله: {أم خَلَقوا السمواتِ والأرضَ}: وهذا استفهامٌ يدلُّ على تقرير النفي؛ أي: ما خلقوا السماواتِ والأرضَ، فيكونوا شركاء لله، وهذا أمرٌ واضحٌ جدًّا. {بل} المكذبونَ {لا يوقنونَ}؛ أي: ليس عندهم [علم تامٌّ و] يقينٌ يوجب لهم الانتفاع بالأدلَّة الشرعيَّة والعقليَّة.
36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur.
#
{37} {أمْ عندَهم خزائنُ ربِّك أم هم المُصَيْطِرونَ}؛ أي: أعند هؤلاء المكذِّبين خزائنُ رحمة ربِّك، فيعطوا من يشاؤون ويمنعوا من يشاؤون ؛ أي: فلذلك حجروا على الله أن يُعطي النبوَّة عبدَه ورسولَه محمداً - صلى الله عليه وسلم -، وكأنَّهم الوكلاء المفوَّضون على خزائن رحمة الله، وهم أحقرُ وأذلُّ من ذلك؛ فليس في أيديهم لأنفسهم نفعٌ ولا ضرٌّ ولا موتٌ ولا حياةٌ ولا نشورٌ؛ {أهم يقسِمونَ رحمةَ ربِّك نحنُ قَسَمْنا بينهم معيشَتَهم في الحياة الدُّنيا}؟ {أم هم المُصَيْطِرُونَ}؛ أي: المتسلِّطون على خلق الله وملكه بالقهر والغلبة؟! ليس الأمر كذلك، بل هم العاجزون الفقراء.
37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.” (ez-Zuhruf, 43/32) “Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir.
#
{38} {أمْ لهم سُلَّمٌ يستمعون فيه}؛ أي: ألهم اطِّلاع على الغيب واستماعٌ له بين الملأ الأعلى، فيخبرون عن أمورٍ لا يعلمُها غيرُهم، {فليأتِ مستمِعُهم}: المدَّعي لذلك {بسلطانٍ مبينٍ}: وأنَّى له ذلك والله تعالى عالم الغيب والشهادة؛ فلا يُظْهِرُ على غيبه أحداً؛ إلاَّ من ارتضى من رسولٍ يخبره بما أراد من علمِهِ، وإذا كان محمدٌ - صلى الله عليه وسلم -، أفضل الرسل وأعلمهم وإمامهم، وهو المخبر بما أخبر به من توحيد الله ووعده ووعيده وغير ذلك من أخباره الصادقة، والمكذِّبون هم أهل الجهل والضَّلال والغيِّ والعناد؛ فأيُّ المخبرين أحقُّ بقَبول خبره، خصوصاً والرسول - صلى الله عليه وسلم - قد أقام من الأدلَّة والبراهين على ما أخبر به ما يوجِبُ أن يكون ذلك عين اليقين وأكمل الصدق، وهم لم يُقيموا على ما ادَّعَوْه شبهةً فضلاً عن إقامة حجَّة؟!
38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler.
#
{39} وقوله: {أم له البناتُ}: كما زعمتُم، {ولكم البنونَ}: فتجمعون بين المحذورَيْن: جَعْلُكُم له الولد، واختيارُكُم له أنقص الصنفين؛ فهل بعد هذا التنقُّص لربِّ العالمين غايةٌ أو دونه نهايةٌ؟!
39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür?
#
{40} {أم تسألُهُم}: يا أيُّها الرسولُ، {أجراً}: على تبليغ الرسالة، {فهم من مَغْرَمٍ مُثْقَلونَ}: ليس الأمر كذلك، بل أنت الحريص على تعليمهم تبرُّعاً من غير شيء، بل تبذلُ لهم الأموالَ الجزيلة على قَبول رسالتك والاستجابة لأمرِك ودعوتك ، وتعطي المؤلَّفة قلوبهم؛ ليتمكَّن العلم والإيمان من قلوبهم.
40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun.
#
{41} {أم عندَهم الغيبُ فهم يكتبونَ}: ما كانوا يعلمونَه من الغُيوب، فيكونون قد اطِّلعوا على ما لم يطَّلع عليه رسولُ الله، فعارضوه وعاندوه بما عندَهم من علم الغيب، وقد عُلِمَ أنَّهم الأمَّة الأميَّة الجهَّال الضَّالون، ورسول الله - صلى الله عليه وسلم - هو الذي عنده من العلم أعظم من غيره، وأنبأه الله من علم الغيب على ما لم يَطَّلِعْ عليه أحدٌ من الخلق، وهذا كلُّه إلزامٌ لهم بالطرق العقليَّة والنقليَّة على فساد قولهم وتصوير بطلانِهِ بأحسن الطُّرق وأوضحها وأسلمها من الاعتراض.
41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir.
#
{42} وقوله: {أم يريدون}: بقدحِهِم فيك وفيما جئتَ به {كيداً}: يُبْطلونَ به دينَك، ويفسدون به أمرَك. {فالذين كفروا هُمُ المَكيدونَ}؛ أي: كيدُهم في نحورهم، ومضرَّته عائدةٌ إليهم، وقد فعل الله ذلك، ولله الحمد، فلم يُبْقِ الكفارُ من مقدورهم من المكر شيئاً إلاَّ فعلوه، فنصر الله نبيَّه عليهم، وأظهر دينَه ، وخَذَلَهُم وانتصر منهم.
42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir.
#
{43} {أم لهم إلهٌ غير اللهِ}؛ أي: ألهم إلهٌ يُدعى ويرجى نفعُه ويُخاف من ضرِّه غير الله تعالى؟ {سبحان اللهِ عمَّا يشرِكون}: فليس له شريكٌ في الملك، ولا شريكٌ في الوحدانيَّة والعبادة، وهذا هو المقصود من الكلام الذي سيق لأجله، وهو بطلانُ عبادة ما سوى الله، وبيانُ فسادها بتلك الأدلَّة القاطعة، وأنَّ ما عليه المشركون هو الباطل، وأنَّ الذي ينبغي أن يُعْبَدَ ويصلَّى له ويُسْجَدَ ويُخْلَصَ له دعاءُ العبادة ودعاءُ المسألة هو الله المألوهُ المعبود، كاملُ الأسماء والصفاتِ، كثيرُ النعوتِ الحسنة والأفعال الجميلة، ذو الجلال والإكرام والعزِّ الذي لا يُرام، الواحد الأحدُ، الفردُ الصمدُ، الكبيرُ الحميدُ المجيدُ.
43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.
Ayet: 44 - 46 #
{وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ (44) فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ (45) يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (46)}.
44- Eğer onlar gökten bir parçayı (azap olarak üzerlerine) düşerken görseler: “Bu, üst üste yığılmış bir buluttur” derler. 45- O nedenle ölüp yere yığılacakları günle karşılaşana kadar onları kendi hallerine bırak. 46- O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak ve onlara yardım da edilmeyecektir.
#
{44} يقول تعالى في ذكر بيان أنَّ المشركين المكذِّبين بالحقِّ الواضح قد عَتَوا عن الحقِّ وعسوا على الباطل، وأنَّه لو قام على الحقِّ كلُّ دليل؛ لما اتَّبعوه، ولخالفوه وعاندوه: {وإنْ يروا كِسْفَاً من السماء ساقطاً}؛ أي: لو سقط عليهم من السماء من الآيات الباهرة كِسْفٌ ؛ أي: قطعٌ كبارٌ من العذاب، {يقولوا سحابٌ مركومٌ}؛ أي: هذا سحابٌ متراكمٌ على العادة؛ أي: فلا يبالون بما رأوا من الآيات، ولا يعتبرون بها!
44. Yüce Allah, apaçık hakkı yalanlayan müşriklere dair açıklamalarda bulunurken onların hakka karşı inatla direndiklerini ve bâtıllarına sımsıkı yapışıp onun üzerinde donuklaştıklarını, hakka dair bütün deliller ortaya konulacak olsa dahi ona tabi olmayıp muhalefet ederek inatlarını sürdüreceklerini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar gökten bir parçayı düşerken” gökten göz kamaştırıcı bir mucize olarak pek büyük azap parçalarının üzerlerine düştüğünü “görseler: Bu üst üste yığılmış bir buluttur, derler.” Yani bu normal olarak üst üste gelmiş yığılı bulutlardır. Bu da şu demektir: Onlar görecekleri mucizelere aldırmayacaklar, onlardan ibret almayacaklardır. Böylelerinin azaba uğratılmaktan ve ibretli cezaya çarptırılmaktan başka bir çareleri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
#
{45} وهؤلاء لا دواء لهم إلاَّ العذاب والنَّكال، ولهذا قال: {فَذَرْهُم حتى يُلاقوا يومَهم الذي فيه يُصْعَقون}: وهو يوم القيامةِ، الذي يصيبهم فيه من العذاب ما لا يقادَرُ قَدْرُه ولا يوصَف أمرُه.
45. “O nedenle ölüp yere yığılacakları günle karşılaşana kadar onları kendi hallerine bırak.” Bu gün, asla ölçüsü tasavvur olunamayacak ve hiçbir şekilde nitelendirilemeyecek büyük bir azabın kendilerine isabet edeceği Kıyamet günüdür.
#
{46} {يوم لا يُغْني عنهم كيدُهم شيئاً}؛ أي: لا قليلاً ولا كثيراً، وإنْ كان في الدُّنيا قد يوجد منهم كيدٌ يعيشون به زمناً قليلاً؛ فيوم القيامةِ يضمحلُّ كيدُهم، وتبطلُ مساعيهم، ولا ينتصرون من عذاب الله، {ولا هم يُنصَرون}.
46. “O gün tuzakları kendilerine” az olsun çok olsun “hiçbir fayda sağlamayacak” Dünyada onların azıcık bir süre sürdürebilecekleri bazı planları, tedbirleri ve tuzakları bulunsa dahi Kıyamet gününde bu tuzakları yok olup gidecek ve çalışmaları boşa çıkacaktır. Allah’ın azabına karşı “onlara yardım da edilmeyecektir.” Kimse kendilerine yardımcı olamayacaktır.
Ayet: 47 - 49 #
{وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (47) وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ (48) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ (49)}.
47- Zulmedenler için bundan önce de bir azap vardır. Fakat onların çoğu bilmezler. 48- Rabbinin hükmüne sabret. Şüphesiz sen gözlerimizin önünde/gözetimimiz altındasın. Kalktığın vakit Rabbini hamd ile tesbih et. 49- Gecenin bir kısmında ve yıldızların battığı vakit de O’nu tesbih et.
#
{47} لما ذَكَرَ اللهُ عذابَ الظالمين في الآخرة؛ أخبر أنَّ لهم عذاباً قبل عذاب يوم القيامةِ، وذلك شاملٌ لعذاب الدُّنيا بالقتل والسبي والإخراج من الديار، ولعذابِ البرزخ والقبر. {ولكنَّ أكثرهم لا يعلمونَ}؛ أي: فلذلك أقاموا على ما يوجب العذاب وشدة العقاب.
47. Yüce Allah, âhirette zalimlerin azabını söz konusu ettikten sonra, Kıyamet günü azabından önce de onlar için bir azap bulunduğunu haber vermektedir. Bu azap ise dünyada öldürülme, esir alınma, yurdundan çıkarılma şeklindeki azapları da berzahtaki/kabirdeki azabı da kapsamaktadır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” İşte bundan dolayı azabı ve cezalandırmayı gerektirecek işleri yapmaya devam ederler.
#
{48 ـ 49} ولمَّا بيَّن تعالى الحجج والبراهين على بطلان أقوال المكذِّبين؛ أمر رسوله - صلى الله عليه وسلم - أن لا يعبأ بهم شيئاً، وأنْ يصبِرَ لحكم ربِّه القدريِّ والشرعيِّ؛ بلزومه والاستقامة عليه، وَوَعَدَهُ الله الكفاية بقوله: {فإنَّك بأعيننا}؛ أي: بمرأى منَّا وحفظٍ واعتناءٍ بأمرك، وأمره أن يستعين على الصبر بالذكر والعبادة، فقال: {وسبِّح بحمد ربِّك حين تقومُ}؛ [أي]: من الليل؛ ففيه الأمر بقيام الليل، أو حين تقومُ إلى الصلوات الخمس؛ بدليل قوله: {ومن الليل فسبِّحْه وإدْبارَ النُّجومِ}؛ أي: آخر الليل، ويدخل فيه صلاة الفجر. والله أعلم.
48. Yüce Allah, yalanlayıcıların sözlerinin bâtıl olduğuna dair delil ve belgeleri açıkladıktan sonra Rasûlüne onlara hiçbir şekilde aldırış etmemesini, Rabbinin kaderî ve şer’î hükmüne bağlı kalmak ve onun üzerinde dosdoğru yürümek sureti ile sabır ve sebatla direnmesini emretmekte ve bu konuda Yüce Allah’ın kendisine yeteceği vaadinde bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz sen gözlerimizin önünde/gözetimimiz altındasın.” Biz seni görüyoruz, seni koruyoruz ve sana gereken itinayı gösteriyoruz. Ayrıca ona sabrının kolaylaşması için zikir ve ibadetin yardımını almasını emrederek: Geceleyin “kalktığın vakit Rabbini hamd ile tesbih et” buyurmaktadır. Bu buyrukta gece namazı kılma emri vardır. Bu, beş vakit namaza kalktığın vakit Rabbini hamd ile tesbih et, anlamında da olabilir. Buna delil ise bir sonraki ayettir: 49. “Gecenin bir kısmında ve yıldızların battığı vakit de” yani gecenin son vakitlerinde de “O’nu tesbih et.” Bunun kapsamına sabah namazı da girmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Tûr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Yüce Allah’a mahsustur.
***